NORMALDEN FARKLI OLMA NEDENLERİ...
Konfederasyonumuza bağlı Bağımsız Yapı-İmar Sen tarafından 2007 yılında yürütülen “SUÇLU DEĞİL, ENGELLİ” Projesi kapsamında gerçekleştirilen 8 ayrı farkındalık konferansından Ankara’da 25/04/2007 tarihinde yapılan açılış konferansında Proje Danışmanı ve akademik uzmanı Sayın Prof. Dr. Ayşegül Ataman’ın geniş kapsamlı konuşmasının “Normalden Farklı Olma Nedenleri” başlıklı bölümünü, Hocamıza saygılarımızla aşağıda sunuyoruz:
Prof. Dr. Ayşegül Ataman (Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Özel Eğitim Bölüm Başkanı-ProjeDanışmanı):
Şimdi bireylerin neden engelli oldukları konusuna geçmek istiyorum. Çünkü hepimiz potansiyel engelli adayıyız. Çünkü Türkiye gibi hayatı kolaylaştıran standartların minimum olduğu, insanların tesadüfen sağ kalıp tesadüfen yaşadığı bir toplumda hepimizin başına, her an her şey gelebilir. Onun için bütün bu olanlar bizi yetersiz hale getirebilir. Biz eğer bu yetersizlik nedenlerini ana hatlarıyla bilirsek, yetersiz bireylerimizin sayısını azaltabiliriz.
Sayı demişken hemen belirteyim ki, Dünya Sağlık Örgütü, engellilerin dünya ortalamasını % 13 olarak veriyor. Bizde de durum aşağı yukarı aynı, yüzde 12, yüzde 13 arası. Ne kadar engellimiz olduğunu saymamız lazım. Ya genel sayımlarla ya da sağlık kuruluşlarının tespitleriyle, kayıtlarıyla.
Normalden farklı olma nedenlerini üç başlık altında inceleyebiliriz.
Birincisi, doğum öncesi nedenler.
Yapılan araştırmalar, doğum öncesi nedenlerin yaklaşık % 75’inin önlenebilir olduğunu gösteriyor. Nedir bunlar? Annenin beslenmesi var, bir hastalığa maruz kalması var, radyasyona maruz kalması var, ağır metal zehirlenmesi var, zehirlenmesi var, bir yığın hastalıklar var, bulaşıcı hastalıklar var, bazı ilaçlar ve antibiyotiklerin kullanımı var ve ülkemizde yaygın olduğu için çiğ sütten yapılmış peynir, çiğ et yeme geleneğimiz var. Çocuğu, anne karnında iken yetersiz yapabilecek türlü nedenler var.
Bunlar, özellikle hamileliğin ilk üç ayı içinde çocukta yetersizliğe yol açabiliyor. Bunların tümü engellenebilir.
Doğum öncesinde üçer aylık üç dönem vardır. İlk üç ay yetersizlik oluşması ihtimali bakımından en kritik ve en önemli dönemdir.
Son üç ayla kıyaslandığında, son üç ay başınıza gelebilecek bir şey çocukta yetersizliğe sebep olamazken aynı faktörler ilk üç ay içinde gerçekleşirse çocuğunuzda yetersizlikten etkilenme düzeyi oldukça yüksektir. Çünkü ilk üç ayda insan beyni gelişir, gelişim içten dışa, baştan ayaklara doğru olur.
Onun için insan yavrusu doğduğunda taylar gibi kalkıp koşamaz, yürüyebilmesi için 12 aya ihtiyacı vardır, çünkü en son gelişen organlardan biri de ayaklarıdır.
İlk üç ayda beyin geliştiği için, beyinin gelişimini etkileyecek faktörlerin tümü beynin yönettiği organizmanın tümünde yetersizlik oluşturabilir.
Nelerdir bunlar? Birincisi annenin beslenmesidir, anne doğru beslenmiyorsa etkiler. İşin ilginç yanı eğer gebelik planlı-programlı bir gebelik değilse, anne adayı bunu ancak bir buçuk ay sonra öğrenebilir. İşte, annenin bu dönemi nasıl geçirdiği çok önemlidir.
Sigara, alkol etkiler. Yalnızca annenin değil, babanın da bunları kullanması etkilidir. Başka? Gribal enfeksiyonlar, alınan ilaçlar etkiler. Basit aspirin bile ilk üç ayda alındığında işitme yetersizliğine sebep olabilir, antibiyotikler çocukta görme kusurlarına sebep olabilir. Demek ki aldığımız ilaçlar etkili.
Başka neler var? X ışınları, radyasyon, ağır metal zehirlenmesi – yediğimiz bu büyük balıkların tümünde metal zehirlenmesi var, öyle kirlettik ki denizlerimizi- bunlara dikkat etmemiz gerekiyor.
Bir de kan uyuşmazlığı sorunu var. Anlatmak gerekirse; beyaz ırkın % 85’i Rh (+), % 15’i de Rh (-)’tir. Anne negatif, baba pozitif kana sahipse, pozitif kan baskın olduğu için bebek de pozitif olacaktır. Bu durumda anne, karnında bir saatli bomba taşımaktadır. İlk gebelikte beyin bunun farkına pek varmayacaktır ve çocuk yabancı bir nesne olarak algılanmaksızın yalnızca yedinci aydan sonra vücut tarafından tehdit olarak görülecektir ve çocuk yoğun sarılıklı olarak doğacaktır.
Ancak ikinci gebelikte benzer durum söz konusu olduğunda annenin vücudu çocuğu yabancı bir madde olarak görecektir ve anne karnındaki cenin ilk andan itibaren ciddi tahribata uğrayacaktır. Çünkü ilk çocuktan kalma bilgi ile, vücudun bağışıklık sistemi o çocuğu yabancı olarak algılayacaktır. Bu tahribat çocuğun kesinlikle yüksek derecede yetersizlikten etkilenmiş biçimde dünyaya gelmesine sebep olabilecektir. Hatta tahribat çok fazla olursa annenin düşük yapma durumu da söz konusu olabilir. Kan uyuşmazlığı bugün üstesinden gelinebilen bir durumdur ve özellikle birinci doğumu takip eden 36 saat içinde annenin Rh uyuşmazlığına karşı aşılanması bu sorunun oluşmamasını sağlar.Ayrıca,doğumdan önce bütün gebelik sürecinin doktor kontrolünde gerçekleşmesi çok daha sağlıklı olacaktır
İkincisi, kalıtımdır.
Kalıtım için yapabileceğimiz çok şey var. Tıp teknolojisi, kalıtsal bazı özellikleri tespit edip diğer kuşaklara geçmesini önleyecek durumdadır.
Biliyorsunuz çocuğun doğumunda, ilk üç gün içinde topuğundan bir kan alınır. Fenülketunuri denilen ve ciddi zihinsel yetersizliğe sebep olan bir durum tespit edilip hemen ilaç tedavisine başlanılması, çocukta bir yetersizlik ortaya çıkmasına mani oluyor.
Başka ne var, doğum öncesi nedenlerde? Çok küçük yaşta gebelik ve çok ileri yaşta gebelik.
Çok küçük yaşta gebelik dediğimiz şey, 18 yaşın altında annenin gebe kalması.
Küçük yaşta gebelik neden önemli?
Kadınlar hayat boyu kullanacakları yumurtalarla doğuyorlar. Erkeklerin bir farkı var, erkekler spermi daha sonra geliştiriyorlar ve de sperm geliştirmeleri hiç durmuyor, ölene kadar sürüyor. Kadınınki ise menopozla birlikte bitiyor.
Kız çocuğu 2 milyon civarında yumurtayla doğuyor, bunun 500 tanesini ergenlik dönemine kadar bitiriyor. Ergenlik dönemi ve doğurganlık dönemi dediğimiz 18’den 35 yaşa kadar olan dönemde 250-300 tane döllenmeye müsait sağlıklı yumurta var. Eğer erken yaşta gebelik olursa, tam olgunlaşmamış, ham yumurtanın döllenmesi söz konusu.
35 yaştan sonra gebelik söz konusu olursa biraz zamanı geçmiş, deyim yerindeyse bayatlamış yumurtanın döllenmesi söz konusu. İkisi de eşit olasılıkta yetersizlik ortaya çıkarmaya elverişli bir durum.
Ama şimdi tıp bu konuyu halletti. Micro-injection denilen, laboratuar ortamında sağlıklı yumurta ile sağlıklı spermi bularak 62 yaşındaki kadını bile – tabi isterlerse- anne yapabiliyorlar. Demek ki tıptaki gelişmeler, kalıtsal dediğimiz bazı özelliklerin bir kuşaktan öbür kuşağa geçmesine mani olabiliyor. O zaman kalıtımı bir yerde tıbbi açıdan denetleyebiliriz.
Ülkemizde kalıtım neden önemli bir sorundur? Akraba evlilikleri nedeniyle. Eğer bir ailede 4-5 kuşaktır amca çocukları, mal bütünlüğü nedeniyle birbiriyle evleniyorsa, o zaman onlarda bozulmaya uğramış gen fazla olduğu için, sağlıklı gen ve kromozomları az olduğundan onların sahip olacakları çocuğun sağlıklı olması ihtimali de az oluyor.
Şöyle bir örnek vereyim: 1970’li yıllarda bir karı koca geldi, 4 tane çocukları var, beşinciyi yapmayı planlıyorlar.
Dört çocuğun özellikleri şu: Birinci çocuk görme engelli, ikinci çocuk görme ve işitme engelli, üçüncü çocuk görme, işitme ve ortopedik engelli, dördüncü çocukta bir de zihinsel engel ekleniyor. Ve beşinciyi yapmayı planlıyorlar. İlk söylediğimiz şey “Bir dakika! Durun, beşinciyi yapmayın” demek oldu. Sonra anneyi aldık, soruyoruz ailenizde engelli kimse var mı, diye. Dedi ki “Vallahi Hocam, bizim ailede bir şey yok ama kocamın halası sağır”. Babayı aldık, o da anlattı, anlattı ve dedi ki “Hocam vallahi benim ailemde bir şey yok ama karımın halası sağır”. Yani ikisi amca çocukları. Yedi kuşaktır yakın evlilik yapmışlar, mal bütünlüğü nedeniyle.
Şimdi mal başkasına gitmesin diye beşik kertmeler, çok küçük yaştan itibaren amca, dayı, hala çocuklarının birbirleriyle evlendirilmesi Türkiye’nin bir gerçeği. Biz buna kanun zoruyla mani mi olacağız? Hayır, mani olamayız.
İşte burada yine tıp devreye giriyor. Amca çocukları, ilk kez evleniyorlarsa iki yabancının riskine sahiplerdir ama 3-4 kuşaktır o ailede evlilik söz konusu ise gidip bir genetik tarama yaptırmaları– ki bu tıp fakültelerimizin genetik kürsülerinde yapılan sıradan bir iş- ve riski görmeleri lazım. Onlara, “Doğabilecek çocuğunuzun engelli olma riski şudur!” denir. Karar onların, çocuk yapar ya da yapmazlar. “Çocuk yapmak istiyorum” deyince devreye yine micro-injection giriyor, böylece kalıtımın etkilerini biraz azaltmış oluyoruz.
Üçüncüsü, doğum sonrası nedenler.
Üzerinde duruldu, durmuyorum. Ama en çok yetersizliğe neden olan doğum sonrası nedenleri ev içi kazalar oluşturuyor. Trafik kazaları değil, ev içi kazalar.
Prizlere parmak sokmalar, bükülmüş kâğıtları veya kaşık, çivi gibi eline geçirdiği şeyleri açık prizlerin içine sokar çocuklar. Gider, ocağın üzerindeki tencerenin ucundan tutup çekmeye çalışır, ocağa dokunmaya çalışır. Haşlanmalar da önemli engellilik kaynağı. Kaynar su dökülmesi, oyuncaklarla gözün kör olması.
Ev eşyalarının tam düzenlenmemesi, çocuğun koşarken onlara çarpması.
Şu anda, mutfak lavabosunun altındaki dolapta bol miktarda deterjanlarımız bulunur, onların tadına bakmaya çalışır.
Bir süre önceydi değil mi, gazeteler yazdı. 8 aylıkken, annesinin dikkatsizce ortada bırakmış olduğu çamaşır suyunu içen çocuk, 22 yıl hastanede tedavi gördü ve maalesef hayatını kaybetti. Demek ki ev içi kazalar önemli.
Makaslar ve mantar tabancaları. Nasıl çakıyor diye merak edip mantar tabancasının namlusunu gözüne çevirip tetiği çeken ve o nedenle görme gücünü yitirenlerin sayısı tahmin edemeyeceğiniz kadar fazla.
O zaman ev içi kazalarla ilgili önlem alabilir miyiz? Evet, bütün bu saydıklarımız nereye? Çocuğun erişemeyeceği, yukarıda kilitli bir yere. O zaman ev içi kazaları minimuma düşürürüz.
Trafik ile ilgili yollar, sizin (Bayındırlık ve İskan Bakanlığının) sorununuz. Onun için duble yollarımız çöküyor, kusura bakmayın. O duble yollardan çok şikayetçiyim ben, bir türlü şu Ankara- Aksaray arasındaki duble yol tutmadı. Neden tutmadı bilmiyorum, 30 küsur senedir gider gelirim ben memlekete, her gittiğimde çok iyi dileklerimi hem Şereflikoçhisar, hem Aksaray hem de Bayındırlık Bakanlığı’na iletirim, bir türlü tutmaz.
Şimdi sırası gelmişken, proje ortağımız Bayındırlık ve İskan Bakanlığı ile ilgili birkaç şey söylemek istiyorum.
1972 yılında Birleşmiş Milletler ilk kez Sakatlar Yılı ilan etti. O zamanki adını söylüyorum, engelli veya özürlü yerine sakatlar kelimesi kullanılıyordu.
Türkiye’de de bir Sakatlar Yılı Konseyi oluşturuldu, ömrü uzun olsun, Prof. Dr. Rıdvan Ege başkanlığında. O komisyonda ben de görev aldım, alanda çalışan birisi olarak. Ve o komisyonda bazı kararlar alındı. Alınan kararları Bayındırlık Bakanlığı’na iletmiştik.
Neydi bu kararlar? Bakın, nereden nereye geldik 2005’deki Yasa bile hala bunu yaptıramıyor.
Binalara; engelliler için rampa yoksa, engelliler için tuvalet yoksa, az görenler için ışıldaklı merdiven, fark edecekleri fosforlu bantlar yoksa, köşeler yuvarlak değil keskinse, işitme engelliler için ışıklı uyarıcılar yoksa lütfen o binalara ruhsat vermeyin, dedik.
Otellere; engelliler için yatak yoksa, rampa yoksa, tuvalet yoksa ruhsat vermeyin, dedik. Şimdi aradan 35 yıl geçtikten sonra sizlere soruyorum, kaç tanesine ruhsat vermediniz?
Hiç onlara dikkat etmediniz, değil mi? Şu binaya girebilmek bir engelli için işkenceden ötedir, merdiven yükseklikleri farklı, dönüşleri değişik, rampa yok. Tuvalet? Yani sadece Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’nda değil, kamunun hiçbir binasında engelliye yönelik bir altyapı yok.
Yani özürlüler, ulaşılabilirliği engellenmiş olduğu zaman engelli oluyorlar.
Bacağınız kırıldı, bir süre tekerlekli sandalye ile dolaşmaya mecbursunuz. Geldiniz, binaya gireceksiniz ama rampa yok. Siz yürüme konusunda yetersizdiniz ama binaya girmeniz engellendiği için engelli oldunuz.
Onun için 2005 yılında çıkartılan Engelliler Yasası’nın tüm kamu ve özel sektöre vermiş olduğu, engellilere yönelik altyapı hizmetlerinin mutlaka ve derhal uygulanması gerekiyor. Şimdi 2007 yılındayız, iki yıl geçti, hangi binalara rampa yapıldı?
Bizim üniversite, benim ısrarımla öğrenciler için engelli tuvaleti koydu, sadece klozet. Klozet, engelli tuvaleti değildir. Bireyin bu tuvaleti kullanabilmesi için iki tane engeli olmayan arkadaşa ihtiyacı vardır, içeriye girebilmesi için. Engelli tuvaleti dediğim zaman tekerlekli sandalyesiyle içeri girecek, tutunma barlarından tutunacak, kendini öbür tarafa aktaracak, bir şey olursa orada bir düğme olacak, ona basarak yardım çağıracak ve engelli tuvaletinin kapısı dışa açılacak. Bir tane böyle engelli tuvaleti yok. Yaptığınız tuvaletler, klozetler benim gibi yaşlılık sebebiyle çömelemeyen adamlar içindir., engelliler için değil.
Görüşünüzü yazın
Yorumunuz editör onayından sonra yayımlanır.