İçeriğe geç
Siyaseten bağımsız sendikacılık · Kuruluş 2002
BASK Konfederasyonu BASK Bağımsız Kamu Görevlileri
Sendikaları Konfederasyonu
Gazi Mustafa Kemal Atatürk
“Ne mutlu Türküm diyene!” Gazi Mustafa Kemal Atatürk
BASK Konfederasyonu logosu
Sendikalarımızdan Haberler

Anadolu Eğitim Sendikası'nın 2015 Başöğretmenlik Onur Ödülü, törenle Sakin Öner'e verildi.

Sendikalarımızdan Haberler 25 Kasım 2015 · 00:00 3.063 görüntülenme
Anadolu Eğitim Sendikası'nın 2015 Başöğretmenlik Onur Ödülü, törenle Sakin Öner'e verildi.

Beykent Üniversitesi Hukuk Fakültesi Taksim yerleşkesinde düzenlenen törende ödülünü alan Sakin Öner, Anadolu Eğitim Sendikası tarafından "Başöğretmenlik Onur Ödülü"ne layık görülmesinin meslek hayatının en gurur verici unsurlarından biri olduğunu söyledi.

 

Mesleğe başladığı ilk günden bu yana öğrencilerine her zaman adil ve eşit davrandığını, onların içindeki cevheri çıkarmak için çaba gösterdiğini belirten Öner, öğretmenlerin, öğrencilerin hayatında derin izler bıraktığını vurguladı.

Öner, lisedeki edebiyat öğretmenin de kendi hayatında çok etkili olduğunu ve mesleğini seçmesinde bu sevginin öne çıktığını aktardı. Öğrencilik hayatı boyunca edebiyat ve şiir ile iç içe olduğunu ifade eden Öner, şöyle konuştu:

"İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni kazanmama rağmen daha sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ne geçtim. İçime işleyen kağıt ve mürekkep kokusu beni edebiyata yönlendirdi. Hayatım boyunca bizden önceki öğretmenlerimizden aldığımız bu kutsal mesleği hakkıyla yerine getirmek ve yeni nesillere örnek olmak için elimden geleni yaptım. Bugüne kadar birçok sendika ile iletişimim oldu ama Anadolu Eğitim Sendikası'nın benim için ayrı bir yeri var. Çünkü ilk kez bir kadın sendika başkanı ile karşılaşıyorum. Başkanı kadın olan bir sendikadan ödül almak ayrıca mutluluk verici."

Anadolu Eğitim Sendikası Başkanı Cansel Güven de sendika olarak, 2005'ten bu yana her yıl, seçici kurul tarafından belirlenerek öğretmen kimliği ve eğitime olan hizmetleriyle yalnızca bir öğretmene takdim edilen "Başöğretmenlik Onur Ödülleri"nin 11'incisi Sakin Öner'e sunmaktan mutluluk duyduğunu söyledi.

Güven, yalnızca öğretmekle sınırlı olmayan, "yurttaş yetiştirme" sorumluluğu yükleyen öğretmenlik mesleğinde Başöğretmen Mustafa Kemal Atatürk'ü örnek aldıklarını belirterek, "Onun öğretisi ve yolundan bir an bile ayrılmadan öğrenci yetiştiren, genç öğretmenlere de ilham veren eğitimcilerimize teşekkür etmek, onların ışığıyla aydınlanmak için bir fırsat olarak gördüğümüz ödülümüzün 11'incisini kabul buyuran Sakin Öner, meslek hayatında gösterdiği gayret ve başarılar ile yeni nesillere her zaman örnek olacaktır" diye konuştu.

-Başöğretmen Sakin Öner

Öner, 1947'te Denizli'nin Baklan ilçesinde doğdu. Babasının memuriyeti nedeniyle öğrenimini Anadolu'nun değişik yerlerinde yapan Öner, yükseköğrenimini İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde tamamladı. Bu sırada İstanbul'da çeşitli gazete ve dergilerde çalışan Öner, yüksek lisans ve doktorasını İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde yaparak, Türk Dili ve Edebiyatı Doktoru oldu.

Öner, öğretmenliğe 1971-1972 öğretim yılında Denizli Lisesinde edebiyat öğretmeni olarak başladı. Daha sonra farklı liselerde yöneticilik yapan Öner, 2007'de Milli Eğitim Bakanlığınca branşında 1. sırada Başöğretmen unvanına layık görüldü. Öner, 2012'de emekli oldu.

Marmara Üniversitesinde Yrd. Doç. Dr. olan Öner, kısa süre sonra da İstanbul Kavram Meslek Yüksekokulu müdürlüğüne atandı. Öner, halen bu görevini sürdürüyor.

Ömer Seyfettin'in iki ve Prof. Dr. Yusuf Akçura'nın bir eserini Osmanlıca'dan Türkçe'ye çeviren Öner, Abdülhak Hamit Tarhan, Arif Nihat Asya ve Nihal Atsız'ın biyografi kitaplarını yazdı.

Öner ayrıca, "Kompozisyon Sanatı", "İmla-Noktalama ve Cümle Bilgisi", "Atasözleri ve Özdeyişler", "Özlü Sözler" kitapları ile "İlk Dersimiz Sevgi" adlı şiir kitabını yazdı.

AA

Sayın Sakin Öner Başöğretmenlik Onur Ödülünün kendisine akdim edilmesi münasebetiyle törene iştirak eden misafirlerine hitaben bir konuşma yapmıştır. Başöğretmenimizin konuşma metni aşağıdadır.*

 

*BAŞÖĞRETMENLİK ONUR ÖDÜL TÖRENİ KONUŞMASI(22.11.2015)

 

Anadolu Eğitim Sendikası’nın Saygıdeğer Genel Başkanı Cansel GÜVEN Hanımefendi, Sendikanın değerli yönetici ve üyeleri, Beykent Üniversitesinin Saygıdeğer Rektörü, Vefa Lisesi ve İstanbul Lisesi Eğitim Vakıflarının Değerli Başkan ve Yöneticileri, Değerli Öğretmen ve Akademisyen Arkadaşlarım, Sevgili Dostlarım ve Öğrencilerim, Basınımızın güzide Temsilcileri, Anadolu Eğitim Sendikası’nın şahsımı Başöğretmen onur ödülüne layık görmeleri münasebetiyle düzenlenen töreni varlığınızla onurlandırmanızdan dolayı hepinize ayrı ayrı teşekkür eder, sevgi ve saygılarımı sunarım.

 

YAŞAMIN BİR ANLAMI OLMALI….

“Şu dünyaya bir kere geldik,
Gönlümüzce yaşayalım” deme…
Böyle deyip sadece kendini sevme…
Kendini sevmek;
Malı, mülkü, parayı, 
Mevki, makam, sarayı sevmek,
Değer vermektir onlara…
Sırtını çevirmektir insanlara…
Yüklenmek zenginliğini dünyanın, 
Giymek samur kürkünü,
Girmektir taşıyamayacağın yükün altına.
Güvenip parana, rütbene, aklına
İnsanlara, insanlığa boş vermek, boşa emektir.
Çıplak gelip çıplak gideceğini unutmak,
Benine sarılıp her şeyin üstünde tutmak
Kendi kendini yiyip bitirmektir..
Işımaktır bir mumluk yıldız gibi,
Kaderimiz sönüp kaybolmak gökyüzünde,
Kayan yıldız, dökülen yaldız gibi…
En güzeli, insanlık için insanca yaşamaktır…

Öyleyse sev kardeşim
İnsanı, insanlığı, doğayı…
Dağı, taşı, çiçeği, kuşu sev..
Bölüş sevgini onlarla,
Onlarla büyü, onlarla geliş.
Ne kadar verirsen dışındaki dünyaya
Ne kadar sağlarsan yarar insanlığa,
İnsansın o kadar…
Öyleyse yık bendini Ferhatça
Cömertçe göster insanlığını.
Kur barış dolu bir dünya,
Sar insanlığı insanca…
Yoksa sonunda yok oluş vardır
Sonsuz bir kayboluş…
Ömür, insana verilen değer kadardır…

 

Her şeyden önce insanız ve insanlarla birlikte yaşıyoruz. Aynı kaderi paylaşıyoruz. Hepimiz biriz, eşitiz. Bir iş bölümü içinde yaşamımızı sürdürüyoruz. Öyleyse yaşamın ilk amacı, insanı sevmek, dost olmak, yardımlaşmak olmalı. Bunun için önce insanı kuşatan doğayı tanımak, insanın ürettiği ürünleri, eserleri ve değerleri tanımak gerekiyor. Sonra insanın ruhunun kapısını çalmak ve içine girmek gerekiyor. Buraya girmek için, insanların ruh dünyasının yüceliklerini veya derinliklerini sevinçleri ve iç buruklukları ile ortaya koyan eserleri okumak gerekiyor. O zaman peşpeşe üç süreç uzanıyor önünüzde: Okumak, düşünmek ve yazmak… Sonra öğrendiklerini, bildiklerini ve özgün yorumlarını insanlarla paylaşmak… Öğrenmek ve öğretmek… İşte yaşamım boyunca hayat felsefem bu oldu…

Eşyayı tanımaya başladığım beş-altı yaşlarında ilk karşılaştığım kitaplar, babamın Kanun kitaplarıydı. Babam yüz elli liralık mütevazı memur maaşının elli lirasını kiraya verir, geri kalan para ile beş kişilik ailesini geçindirir, bir de günlük gazete alırdı. Babam gazeteyi okuduktan sonra ben makası elime alır, bir kasap edasıyla resimlerini, yazılarını keser, ağaç çubuklarla kerpiç bahçe duvarlarının aralarına asardım. Henüz okuma yazma bilmiyordum, ama ben onlarla konuşuyor, onları konuşturuyordum. Sizin anlayacağınız, benim ilk oyuncaklarım bu gazete kağıtlarıydı. Okumayı öğrendiğim sekiz yaşlarında da Hayat Mecmuası yayımlandı. Babam ona da abone oldu. Ben her gün derse çalışmaya başlamadan önce, gazete ile mecmuayı ilanlarına kadar okurdum.

 

On yaşlarında Afyon’un Sandıklı ilçesinde Ali Çetinkaya İlkokulu dördüncü sınıfında okurken şiir virüsünü bünyeme Mete Öner isimli sınıf arkadaşım zerketti. Aslında soyadı benzerliğinden başka bir yakınlığımız yoktu. Ama samimi olmuştuk. İkimizde şiir denemeleri yapıyorduk. Bana sürekli kütüphanelerinden kitap getiriyordu. Ben de işi gücü bırakıp bunları okuyordum. O yaşta Aziz Nesin külliyatının tamamını okudum. Ama, sadece şiir yazmak beni kesmiyordu. O zamanlar her şey gibi kağıt da kıttı. Babam derslerimizde kullanılmak üzere birer top dosya kağıdı alıyordu, ihtiyaç oldukça veriyordu ve gerisini de saklıyordu. Kafama dergi çıkarmayı koymuştum. Araya araya babamın kağıt zulasını buldum ve fare gibi tırtıklamaya başladım. Bu tırtıklamadan dolayı babamdan dayak yediğim de oldu. O kağıtları ikiye katlayıp kitapçık haline getirip içini dergi gibi, şiir, resim, karikatür, bilmece ve faydalı bilgilerle dolduruyordum. İşin tuhaf tarafına bakın ki, bana şiir, edebiyat virüsünü bulaştıran Mete, fenci oldu, ODTÜ de profesör oldu, şimdilerde Amerika’da çalışıyor. Ben ise edebiyatçı oldum.

O yıl 27 Mayıs 1960 İhtilâli olmuştu. Babam bir yıllığına Ankara’ya kursa gidince biz de Bandırma’daki dayımın yanına gittik.

 

Bandırma Şehit Mehmet Gönenç Lisesi’nin Orta ikinci sınıfına başladım. Okula adı verilen kişinin, Kore’de Kunuri Savaşlarında birliğinin başında şehit düşen Bandırmalı bir üsteğmen olduğunu öğrendim ve hâtırasına bir şiir yazdım. Şiiri de Türkçe Öğretmenim Münevver Yardımsever’e gösterdim, beğendi ve sınıfta okuttu. Ondan sonra gelenek haline getirdi, her derse bana bir şiir okutarak başlıyordu. Ben mecburen her hafta bir şiir yazıyordum. Münevver öğretmen, farklı bir öğretmendi. Her hafta bir kitap okutuyor, bilgilerini Bibliyografya Defteri’ne yazdırıyordu. Şiir Defteri tutturuyordu. Sınıflar arasında Türkçe-Edebiyat Bilgi Yarışmaları yaptırıyordu. Ben kendimi tamamen şiire, kitaba kaptırmış, diğer dersleri ikinci üçüncü plana bırakmıştım. Birinci dönemin sonunda beş zayıfım vardı, o yıl neredeyse sınıfta kalıyordum.

 

Münevver Öğretmen, beni keşfetmiş, edebiyatın sihirli vadisine atmıştı. Ben yıllar sonra Edebiyat Öğretmeni olmuşsam, bunu Münevver Öğretmenime borçluyum. Allah gani gani rahmet eylesin, mekanı cennet olsun. Vefa Lisesinde müdürlük yaparken, altı yıllık ortaokul, lise öğretimini 12 yılda bitiren Kemal Sunal’daki oyunculuk yeteneğini keşfeden ve onu elinden tutarak değerlendirmek için Müşfik Kenter’e götürenin merhum Felsefe Öğretmeni Belkıs Balkır olduğunu öğrendim. Birçok yeteneği keşfedip ortaya çıkaran, isimsiz kahramanlar, öğretmenlerdir. Atatürk’ün dediği gibi “Eserinin üzerinde imzası olmayan tek meslek sahipleri öğretmenlerdir”. Ünlü heykeltraş Rodin heykelleri hakkında “Ben yeni bir şey yapmıyorum, mermerin içindeki heykeli keşfedip, onu ortaya çıkarıyorum” der. İşte öğretmen de öğrencisinin içindeki cevheri bulup çıkaran sanatkardır.

 

Bir gün okulun yanındaki Bandırma Ufuk Gazetesinin yazıhanesine giderek, Şehit Mehmet Gönenç için yazdığım şiirin yayınlanmasını istedim, birkaç gün sonra da yayınlandı. Evladı doğan bir baba gibiydim. Bu cesaretle ilk yazdığım Gurbet isimli şiiri de verdim, o da yayınlandı. Yıl 1961. Artık matbaa mürekkebinin kokusunu almıştım, bu işin dönüşü yoktu.

 

Aynı yıl, babamın kursu bitti, Van’a tayini çıktı. Van Atatürk Lisesi’nin Orta kısım üçüncü sınıfına kaydoldum. O zaman Van’daki dört matbaada dokuz gazete çıkartılıyordu. Ben yavaş yavaş şiirlerimi mahalli gazetelerde yayınlatmaya başladım. Ama ebeveyn korkusuyla müstear isimler ve rumuzlarla. Okulda da idarenin izniyle Doğuş isimli bir duvar gazetesi çıkarıyordum.

 

O yıl yapılan ortaokullararası şiir okuma yarışmasında kendi yazdığım şiirle üçüncü oldum. Bir sonraki yıl Lise birinci sınfta ünlü bir şairimizin bir şiiriyle liselerarası şiir okuma yarışmasında birinci oldum. Lise birinci sınıfta Lisenin Kültür ve Edebiyat Kolu Başkanı oldum. Ergenlik dönemini geçirdiğim bu güzel serhat şehrinin hareketli fikri ve kültürel atmosferinde, milli ve manevi duygularım, Atatürk sevgim iyice gelişti ve pekişti. Aynı yıl Yeşil Van gazetesinde fıkra yazarı oldum. Köşemin adı “Bahçemin Çicekleri” imzam da “Bülbül”dü. Artık lisede adım “şair”e çıkmıştı. 


Lise son sınıfa geldiğimde babamın tayini Yozgat’a çıktı, Yıl 1964. Tarihi Yozgat Lisesi’nin 6 Ed. D sınıfında okuyordum. Sınıf başarılı bir sınıftı. O yıl, sınıfımızdan 11 kişi İstanbul Hukuk’u kazandı. Bunlardan onu hukukçu oldu, fakat ben olamadım. Çünkü, çocuklukta gazete kağıtlarıyla oynayarak başlayan ve Bandırma’da matbaa mürekkebini koklayarak devam eden, Van’da stajını yaptığım gazetecilik sevdası, basın hayatının merkezi İstanbul’da peşimi bırakmadı.

 

İstanbul’da kimseyi tanımıyordum, ama sosyal ve kültürel faaliyetlerde yetişmekten gelen bir medeni cesaretim vardı. 1965 yılı Aralık ayından itibaren İstanbul’da muhabir olarak gazeteciliğe başladım Bazı gazete ve dergilerde çalıştıktan sonra 1967 yılında Beyazsaray Kitapçılar Çarşı’sında, 41 numaralı dükkanda, Türk Kültür Yayınları ile yayın hayatına adım attım. Bu arada, Hukuk Fakültesinden ayrılarak, tekrar sınava girip başarılı oldum ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümüne girdim.

 

Sonra okul bitti, 1971-1972 öğretim yılının sonlarına doğru stajyer Edebiyat Öğretmeni olarak, ilk görev yerim olan memleketim Denizli’ye atandım. Tarihi Denizli Lisesi’nde doya doya dört yıl öğretmenlik yaptım. Bu sürede, öğretmenlik mesleğinin, insana hizmet konusunda en etkin meslek olduğunu gördüm. Bu nedenle sadece okulumun duvarları içinde kalmayarak, hafta sonlarında il çapında tüm lise gençliğine Türk tarihini ve kültürünü kavratıcı seminerler yaptım, konferanslar düzenledim. Bununla amacım, vatanını ve milletini seven, kültürünü bilen bilinçli bir nesil yetişmesiydi. Bunda da büyük ölçüde başarılı olduğumu söyleyebilirim. Tamamına yakını yüksek öğretim yapan bu gençler, bugün bürokrat, öğretmen, doktor, mühendis, avukat, iş adamı olarak Denizli yaşamında oldukça etkindirler. Öğrencilerime hep işlerinin en iyisi olmalarını, mümkünse işlerinde lider olmalarını, mutlaka büyük hedefleri olmasını öğütledim. Sıradan olurlarsa, hayatlarından hiçbir iz bırakamadan ayrılacaklarını vurguladım.

 

1975 yılı yazında vatani görevimi, dört aylık kısa dönem olarak İzmir-Bornova’da gerçekleştirdim. Askerlik dönüşü İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü’nde halen devam eden kırk yıllık eğitim yöneticiliği dönemim başladı. Müdür Başyardımcısı olarak görev yaptığım öğretmen yetiştiren bu yüksek okulda binlerce öğretmenin yetişmesine katkıda bulundum. 1978 yılı ortalarında Sinop Lisesi’ne atandım. 1980 yılında İstanbul’a dönerek sırasıyla Şehremini Lisesi, Pertevniyal Lisesi, Sarıyer Behçet Kemal Çağlar Lisesi, ardından İl Milli Eğitim Müdürlüğü, Vefa Lisesi ve İstanbul Lisesi’nde Müdür Yardımcısı, Müdür Başyardımcısı, Okul Müdürü ve İl Milli Eğitim Müdür Yardımcılığı gibi görevlerde bulundum. 
Bu sürede yapılan bütün Milli Eğitim Şuralarına, eğitim çalıştaylarına tebliğlerimle, konuşmalarımla katıldım. Milli Eğitimin sorunları ve çözüm önerileri ile ilgili düşüncelerimi raporlar halinde Bakanlığımıza sundum. Bakanlığın ilk defa 1998 yılında branş öğretmenlerine ders kitabı yazdırma sürecinde, Koordinatör ve Editör olarak, Edebiyat öğretmenlerinden bir komisyon kurarak Lise Edebiyat, Türk Dili, Kompozisyon kitapların hazırlanmasını sağladım. 1972-2012 yılları arasında branşımla ilgili 20 kadar kitap yazdım. Yönetici olmasaydım, sanırım bu kitap sayısı daha fazla olurdu. Bu çalışmalarım dolayısıyla Milli Eğitim Bakanlığı ve mülki amirlerimce çok sayıda Takdir ve Teşekkür Belgesi ile ödüllendirildim.

 

Bu arada 1980’li yıllarda başlayıp, resmi görevim nedeniyle ertelediğim doktora çalışmamı tamamlayarak 2002 yılında, yani 55 yaşımda Doktor ünvanını kazandım. Ardından branşımda birinci sırada Başöğretmen ünvanıyla ödüllendirildim. Ve kırk yılın sonunda, 2012 yılı başında, son görev yerim olan İstanbul Lisesi Müdürlüğünden, dolayısıyla çok sevdiğim öğretmenlik mesleğinden 
emekli oldum. Ama ancak on gün emekli kalabildim ve bu defa özel eğitim kulvarında eğitime hizmete başladım.

 

2012 yılı Eylül ayında Kavram Meslek Yüksekokulu Müdürü oldum. Halen bu görevi sürdürüyorum. Bu yüksekokulda, çoğu dar gelirli ailelerin Meslek Lisesi çıkışlı çocuklarının çeşitli alanlarda meslek sahibi olmaları, üretici ve girişimci bireyler olarak iş hayatına katılmaları için çaba gösteriyorum. Onların küreselleşen dünyanın kalifiye bir meslek elemanı olmaları için tam donanımlı yetişmelerine özen gösteriyorum. Onlar bu okuldan mezun olduklarında hem kendilerini, hem ailelerini ve hem de ülkelerini daha güçlü hale getirecekler. Ülke ekonomisine katkı sağlayacaklar. Bugün de, eğitimcilik hayatımın 44. Yılında, bu şevk ve inançla çalışıyorum. Bu çalışma, yine sizlerle birlikte, Büyük Atatürk’ün hedef gösterdiği, çağdaş uygarlığın ön saflarında yer alan, kendi gücüyle ayakta duran modern ve müreffeh Türkiye’ye kavuşuncaya kadar devam edecektir. Unutmayın, öğretmenin emeklisi olmaz, bu meslek ölünceye kadar devam eder. Hatta öldükten sonra yetiştirdiği öğrenciler, topluma kazandırdığı değerler ve bıraktığı eserlerle devam eder.

 

Öğretmenlik mesleği; bilgi, azim, kararlılık, şevk, heyecan ve idealistlik ister. Bunlar olmadan bu uzun yılları coşku ve heyecanla aşamazsınız ve sizden bir şey bekleyen çocuklarımıza ve gençlerimize bir şey veremezsiniz. Unutmayalım ki, o yavrular, bize ailelerinin ve milletimizin birer emanetidirler. Çünkü bu devleti kuran Gazi Mustafa Kemal Atatürk, “en büyük eserim” dediği Cumhuriyet’i Türk çocuklarına ve gençlerine emanet etmiştir. Onlar, bizim geleceğimizin en büyük teminatıdırlar. Onları, hem çağdaş bilim ve teknoloji, hem evrensel insani değerler, hem de vatan ve millet sevgisiyle yetiştirmeliyiz. Onlara bağımsızlığı ve özgürlüğü öğretmeliyiz. Bunu öğretirken, bu toprakların vatanlaşması uğruna atalarımızın ne sıkıntılar çekip ne fedakarlıklar yaptıklarını, Çanakkale Zaferini kazanan ruhu, Milli Mücadele’nin önemini, Cumhuriyet’in erdemlerini, Atatürk’ün ilke ve inkılaplarını da anlatmalı ve kavratmalıyız.

 

İnsan ömrünün içinde bir çok hayatlar vardır, harplerin içinde bir çok muharebeler olduğu gibi. Gördüğünüz gibi, ben hiçbirinden kopamadığım için, asli işim olan eğitimcilik hayatımı sürdürürken, aynı zamanda şairlik ve yazarlık hayatımı ve sivil toplum kuruluşlarındaki çalışmalarımı birlikte yürütmeye çalıştım. Bunları yaparken maalesef, evimi, eşimi, çocuklarımı ihmal ettim. Büyük kızımın ifadesiyle ancak altmış yaşında onlarla arkadaş olabildim. Benim bu sakin olmayan çalışma tempoma, bugüne kadar sabırla anlayış gösteren eşime ve çocuklarıma da ayrı ayrı teşekkür ediyorum.

 

Ne yapayım, bu vatanı, bu milleti, evrenin sahibi yüce Yaradanı, başta Atatürk olmak üzere ayrım yapmadan bütün Türk büyüklerini, binlerce yılda üretilen kültürümüzü, tarihimizi, tüm millî ve manevî değerlerimizi çok sevdim. Onları yaşamaya ve yaşatmaya çalıştım. Belli bir olgunluğa eriştikten, insanların yaradılış gereği farklı düşünce yapısına sahip oldukları gerçeğini kavradıktan sonra, vatan haini olmayan yurdumun tüm insanlarını sevdim. “Her dem yeniden doğarız/Bizden kim usanası” diyen Yunus Emre’nin felsefesiyle hangi milletten olursa olsun, insani erdemlere sahip her insanı sevdim. Yaradılanı Yaradandan ötürü hoş görüp herkesi kucakladım, halka hizmeti Hakk’a hizmet bildim. Mesleğimde tarafsız ve âdil olmaya, herkese eşit mesafede durmaya çaba gösterdim. Çünkü, öğrencilerimizin hepsi bizim çocuklarımızdır, aralarında ayırım yapamayız. Kırk yıllık yöneticilik hayatımda da, sorunlar çıktığında çoğu zaman öğrencilerimin yanında yer aldım, çıkarlarını korumaya çalıştım. Çünkü, öğrenci, öğrenme sürecinde olan kişidir. Bu yüzden hata yapma kredileri fazladır. Yaşça, eğitimce büyük olan öğretmenin, daha anlayışlı, hoşgörülü ve müşfik olması gerekir. Biz yargıç değiliz, yasayı bire bir uygulayamayız. Unutmayalım ki, öğretmenlerin varlık sebebi, öğrencileridir. Öğretmenin görevi, öğrencisini kaybetmek, kaybettirmek değil, topluma kazandırmaktır.

 

Siyaseti, görev yaptığım eğitim mâbedi okullara sokmadım. Eğitim, milli birlik ve beraberliği sağlamak içindir. Halbuki siyaset, doğru yapılmazsa insanları ayrıştırır. Zaten kendi doğrularımızı ve tercihlerimizi öğrencilerimize kabul ettirmeye hakkımız yok. Hatta anne babaların bile yok. Onlar bizim kopyamız olmayacak, onlar ayrı bireylerdir ve kendi kimliklerini kendileri oluşturacaklardır. Onların kişiliğine saygı göstermek zorundayız. 


Meslek hayatım boyunca, ürettiğim güzel örnekleri, yararlı duygu ve düşüncelerimi hep çevremle, meslektaşlarımla paylaştım, iyi örnekleri ve yararlı uygulamaları da çalıştığım kurumlara taşıdım. Yurdumun tüm çocuklarının, gelişmiş ülkelerin çocuklarıyla rekabet edebilecek kalitede çağdaş bir eğitimle yetiştirilmelerini amaç edindim. Bu duygu, düşünce ve ideallerle, devletin bana hizmet imkânı verdiği süreyi, sonuna kadar kullandım.


Meslek hayatımda çalışmalarımdan dolayı pek çok ödül aldım. Ama bugün aldığım ödülün benim için ayrı bir anlamı var. Çünkü aldığım ödüllerin çoğu resmi makamların verdiği ödüllerdi. Fakat bugün bu ödülü bana, eğitim emekçisi meslektaşlarımın kurduğu bir meslek örgütü layık görmüş. Çok sayıda Öğretmen Sendikası var. Ama bu ödülü bana layık gören bu sendikanın, diğer öğretmen sendikalarından bir farkı var. Öğretmen Sendikaları içinde tek kadın Genel Başkanı olan sendika, Anadolu Eğitim Sendikası. Bir kadın Genel Başkan seçtikleri için değerli meslektaşlarımı yürekten kutluyorum.

 

Sendikamıza, öğretmen kalitesinin arttırılması, sosyal statüsünün yükseltilmesi ve özlük haklarının güçlendirilmesi mücadelesinde başarılar dilerim.

 

Anadolu Eğitim Sendikası’nın şahsımı Başöğretmen onur ödülüne layık görmeleri münasebetiyle Sendikanın Saygıdeğer Genel Başkanı Cansel GÜVEN Hanımefendiye, Seçici Kurulun saygıdeğer üyelerine, tüm yönetici ve üyelerine teşekkür ediyorum. 


Bugün bu salonda, İstanbul’daki öğrencilik ve öğretmenlik yıllarımda değişik platformlarda, değişik kurumlarda ve değişik etkinliklerde birlikte olduğum büyüklerim, dostlarım, arkadaşlarım ve öğrencilerim var. Hepinizi çok sevdim ve bugünlere sizlerden aldığım güç ve destekle geldim. Hepinize bu tatil gününde beni yalnız bırakmadığınız için ayrı ayrı teşekkür ediyor, sevgi ve saygılarımı sunuyorum.

 

Bu törenin hazırlanmasında desteklerini esirgemeyen Beykent Üniversitesinin Mütevelli Heyeti, Rektörlüğü ve Halkla İlişkiler ve Tanıtım Birimine, Beykent TV yönetici ve çalışanlarına, Kavram MYO Personeline, törenin gerçekleştirilmesinde görev alan herkese ayrı ayrı teşekkür ediyor, saygılar sunuyorum.

 

24 Kasım 1928’de Millet Mektepleri Başöğretmenliğini kabul ederek yeni Türk harfleriyle okuma-yazma seferberliğini başlatan Ebedi Başöğretmenimiz Atatürk’ü rahmet ve minnetle anıyorum, Tüm öğretmenlerimizin 24 Kasım Öğretmenler Gününü en içten dileklerimle kutluyorum. 
Sözlerimi Öğretmenlerimize ithafen yazdığım bir şiirle bitirmek istiyorum.

 

Sen, bozkırda açan kır çiçeği,
Sabahın seherinde 
Kanayan bayrak
Ve kimsenin ulaşamadığı yere
Süzülüp giden güvercin
Kanatların parlak mı parlak.
Köyde, kentte her yerde
Koşarsın her dertliye, her derde
Yılmaz, yorulmaz didinirsin.

Kucakladığın yurt çocuğunu, 
Bir baba gibi okşar, 
Bir anne gibi sarar, 
Eğitim ile yoğurursun.
O, yarın senden bir parça,
Senden bir ses, 
Bir nefes olacak bilirsin.

Ruhundan, insanlığından,
Benliğinden benlik verirsin.
Ufkunu genişletir olabildiğince
Evreni sevdirirsin.

Tutarsın ışıklı ellerinden
Geleceğe taşırsın.
Şarkılar, türküler dökülür dillerinden,
Sevgi kokan, barış tüten türküler…
Her insanda dalga dalga sen varsın, Sen adına “Öğretmen” denilen Adsız kahramansın…

 

Hepinize sevgiler ve saygılar sunuyorum.


Dr. Sakin ÖNER

 

 

 

 

Yorum

Görüşünüzü yazın

Yorumunuz editör onayından sonra yayımlanır.

Paylaştığınız bilgiler yalnızca yorumun değerlendirilmesi için kullanılır.

E-Bülten

Gündemi ilk siz öğrenin

Konfederasyonumuzun ve bağlı sendikalarımızın açıklamalarını, toplu sözleşme sürecine dair gelişmeleri e-posta kutunuza gönderelim.